Kategori: KÖŞE YAZILARI

  • COCUK KORUMA ALANI TARIHSEL GELISIMI

    Dünya ve Türkiye’de Çocuk Koruma Alanının Tarihçesi

    Çocukların korunması, insanlık tarihinin her döneminde toplumların temel kaygılarından biri olmuştur. Ancak bu kaygı, sistematik bir koruma anlayışına dönüşerek kurumsal bir çerçeveye oturması için uzun bir süreç gerekmiştir. Dünya genelinde ve Türkiye’de çocuk koruma alanının tarihçesi, kültürel, dini, sosyal ve hukuki gelişmelerin bir yansıması olarak şekillenmiştir. Bu yazıda, çocuk koruma kavramının kökenlerinden günümüze uzanan yolculuğunu detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.

    Dünya’da Çocuk Koruma Alanının Tarihçesi

    Erken Dönemler ve Geleneksel Yaklaşımlar

    Çocuk koruma fikri, insanlık tarihinin erken dönemlerinde daha çok aile ve topluluk temelli bir sorumluluk olarak ele alınmıştır. Antik Yunan ve Roma toplumlarında çocuklar, genellikle ebeveynlerin veya geniş ailenin koruması altındaydı, ancak yetim kalan veya terk edilen çocuklar için sistematik bir koruma mekanizması bulunmuyordu. Orta Çağ’da ise Hristiyanlık, İslam ve diğer büyük dinler, yetimlere ve muhtaç çocuklara yardım etmeyi bir erdem olarak teşvik etmiş; kiliseler, camiler ve manastırlar bu çocuklar için sığınaklar haline gelmiştir.

    Osmanlı Devleti gibi İslam toplumlarında, vakıflar aracılığıyla yetim ve kimsesiz çocuklara destek sağlanmış, bu da çocuk korumanın erken örneklerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ancak bu çabalar, bireysel veya dini temelli girişimler olarak kalmış ve modern anlamda bir devlet politikası haline gelememiştir.

    Sanayi Devrimi ve Çocuk İşçiliği Sorunu

    18. ve 19. yüzyıldaki Sanayi Devrimi, çocuk koruma alanında bir dönüm noktası oluşturmuştur. Fabrikalarda ve madenlerde çalıştırılan çocukların maruz kaldığı ağır koşullar, çocuk hakları ve korunması üzerine ilk ciddi tartışmaları başlatmıştır. Bu dönemde, İngiltere’de 1833 Fabrika Yasası gibi düzenlemeler, çocuk işçiliğini sınırlamaya yönelik ilk adımları atmış ve çocukların eğitim hakkını tanımaya başlamıştır.

    20. Yüzyıl: Çocuk Haklarının Kurumsallaşması

    Çocuk koruma alanındaki en önemli gelişmeler, 20. yüzyılda uluslararası kuruluşların ve hukuki belgelerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşmiştir. 1924’te Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi, çocukların özel bir koruma gereksinimine sahip olduğunun ilk resmi kabulü olarak tarihe geçmiştir. Bu belge, çocukların temel ihtiyaçlarının karşılanması ve sömürüden korunması gerektiğini vurgulamıştır.

    İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), çocuk koruma konusunu küresel bir öncelik haline getirmiştir. 1959’da kabul edilen BM Çocuk Hakları Bildirisi, çocukların yaşama, eğitim ve sağlık gibi haklara sahip olduğunu ilan etmiş; bu, daha kapsamlı bir belgenin temelini oluşturmuştur. Nihayet, 20 Kasım 1989’da BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme kabul edilerek, 1990’da yürürlüğe girmiştir. 193 ülke tarafından onaylanan bu sözleşme, tarihin en fazla ülke tarafından kabul edilen insan hakları belgesi olmuş ve çocukları evrensel bir koruma şemsiyesi altına almıştır. Sözleşme, çocukların yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarını detaylı bir şekilde tanımlamış; taraf devletleri bu hakları güvence altına almaya zorlamıştır.

     

    Günümüz: Küresel Zorluklar ve Çabalar

    Bugün, UNICEF gibi kuruluşlar, çocuk koruma sistemlerini güçlendirmek, çocuk işçiliği, istismar, yoksulluk ve savaş gibi sorunlarla mücadele etmek için dünya genelinde faaliyet göstermektedir. Ancak, çocuk askerler, erken yaşta evlilikler ve dijital ortamdaki istismar gibi yeni tehditler, çocuk koruma alanını daha karmaşık hale getirmiştir. 21. yüzyılda, uluslararası işbirliği ve teknoloji odaklı çözümler, bu sorunlara yanıt aramada kritik bir rol oynamaktadır.

    Türkiye’de Çocuk Koruma Alanının Tarihçesi

    Osmanlı Dönemi: Vakıflar ve Geleneksel Koruma

    Türkiye’de çocuk koruma alanının kökleri, Osmanlı Devleti’ne kadar uzanır. Osmanlı’da yetim ve kimsesiz çocuklar, genellikle vakıflar aracılığıyla korunmuş; Darüşşafaka gibi kurumlar, eğitim ve barınma imkânı sunarak bu çocuklara destek olmuştur. Ancak bu çabalar, çoğunlukla yerel ve bireysel düzeyde kalmış, merkezi bir devlet politikası haline gelememiştir. Osmanlı’da çocuk bayramı gibi etkinliklerin düzenlendiğine dair bazı tarihsel kaynaklar da bulunmaktadır; örneğin, Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin temellerinin bu dönemde atıldığına işaret edilmektedir.

    Cumhuriyetin İlk Yılları: Kurumsal Adımlar

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte, çocuk koruma alanında önemli adımlar atılmıştır. 1921’de, Kurtuluş Savaşı’nın zor koşullarında yetim kalan çocuklar için Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) kurulmuş ve bu, modern Türkiye’nin ilk çocuk koruma girişimi olarak kabul edilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmalı” sözü, bu dönemde devletin çocuklara verdiği önceliği yansıtmaktadır. 1923’te Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, Himaye-i Etfal’in faaliyetleri genişletilmiş; çocuklara sağlık, eğitim ve barınma hizmetleri sunulmuştur.

    Türkiye’de çocuk haklarının sembolü haline gelen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 1929’da ilk kez kutlanmış ve dünyada çocuklara armağan edilen ilk bayramlardan biri olmuştur. Bu bayram, çocukların toplumdaki yerini vurgulamış ve koruma bilincini güçlendirmiştir.

    Yasal Düzenlemeler ve Gelişmeler

    1949’da kabul edilen 5387 Sayılı Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkındaki Kanun, Türkiye’de çocuk koruma sisteminin ilk yasal çerçevesini oluşturmuştur. Bu kanun, korunmaya ihtiyacı olan çocukların bakımını Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’na devretmiş; 1957’de 6972 Sayılı Kanun ile düzenlemeler daha da genişletilmiştir. 1983’te ise 2828 Sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu, modern sosyal hizmetlerin temelini atmış ve çocuk koruma hizmetlerini kurumsal bir çerçeveye oturtmuştur.

    Türkiye, 1990’da BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi imzalamış ve 1995’te yürürlüğe koymuştur. Bu adım, Türkiye’nin çocuk haklarını uluslararası standartlara uyumlu hale getirme çabasını göstermiştir. 2000’li yıllarda “Haydi Kızlar Okula” gibi kampanyalarla kız çocuklarının eğitimi teşvik edilmiş; erken çocukluk gelişimi ve çocuk işçiliği gibi alanlarda projeler hayata geçirilmiştir.

    Günümüz Türkiye’sinde Çocuk Koruma

    2011’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulması, çocuk koruma hizmetlerinde bir dönüm noktası olmuştur. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kapatılmasıyla, hizmetler daha modern ve aile odaklı bir yaklaşımla yeniden yapılandırılmıştır. Kışla tipi yurtların yerini çocuk evleri almış; koruyucu aile sistemi teşvik edilmiştir. UNICEF ile işbirliği içinde yürütülen projeler, mülteci çocuklar da dahil olmak üzere tüm çocukların korunmasını hedeflemektedir.

    Ancak, Türkiye’de çocuk koruma alanında hâlâ zorluklar bulunmaktadır. Çocuk işçiliği, erken yaşta evlilikler ve töre gibi kültürel faktörler, çocuk hakları ihlallerine neden olabilmektedir. Ayrıca, personel yetersizliği ve bütçe kısıtlamaları, sistemin etkinliğini sınırlamaktadır. Buna rağmen, “Çocuk Dostu Şehirler” gibi girişimler ve dijital güvenlik önlemleri, Türkiye’nin çocuk koruma alanındaki çabalarını geleceğe taşımaktadır.

    Sonuç

    Dünya ve Türkiye’de çocuk koruma alanının tarihçesi, insanlığın çocuklara verdiği değerin evrimini yansıtmaktadır. Geleneksel toplumlardaki bireysel yardımlardan, modern devletin kurumsal politikalarına uzanan bu süreç, çocukların haklarının tanınması ve korunması için atılmış önemli adımları içermektedir. Ancak, küresel ve yerel düzeyde hâlâ çözülmesi gereken sorunlar bulunmaktadır. Çocukların güvenli, sağlıklı ve mutlu bir geleceğe sahip olabilmesi için uluslararası işbirliği ve toplumsal farkındalık, bu alandaki ilerlemenin temel taşları olmaya devam edecektir.

     

     

     

     

  • SOSYAL MESAFE Mİ, FİZİKİ MESAFE Mİ?

    İnsanı incelediğimiz zaman,bir topluluk ile etkileşim halinde yaşayan canlıdır. Her insan bir başkasına ihtiyaç duyar ve bu şekilde yaşamını sürdürür. Bundan dolayı insana,sosyal bir canlı deriz.
    Sosyallik, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baktığımız zaman “toplumsallık” anlamına gelmektedir. Yani toplum ile iç içe olmak demektir.
    Günümüzün en büyük sorunu covid-19 (korona virüs) olarak bildiğimiz hastalık,solunum yoluna büyük zararlar vererek nefes almamızı engelleyen ve sonucunda ölüme sebep olan bir hastalıktır. Bu hastalık insandan insana bulaşmaktadır. Aynı grip (flu) gibi;öksürük, hapşırma, tükürük, aynı havayı soluma gibi yollar ile bulaşan bir hastalıktır. Fakat bunun yanında temas ile de bulaşabilmektedir. O yüzden bu günlerde herkesin “sosyal mesafe” kavramını kullandığını görmekteyiz. “Sosyal mesafeyi koruyalım” gibi söylemler sıklıkla duyulmaktadır.
    Sosyal mesafe veya sosyal alan, kişisel alan ile kamusal alan arasında kalan, bir kişinin kendisinden 120 ile 200 santimetre arasında değişen uzaklıktır. [1] Az tanınan ya da yeni tanışılan kişiler veya görece resmi görüşmelerde insanlar arasında bu mesafe bulunur.[1] Herhangi bir olay veya gereklilik üzerine bu mesafenin korunması durumuna ise sosyal uzaklaşma adı verilir. (vikipedi)
    Fakat günümüzde teknoloji sayesinde birçok şekilde sosyalleşebilmekteyiz. Bu yüzden internet üzerinden kullanılan birçok uygulamayı “sosyal medya” olarak isimlendirmekteyiz. İnternet sayesinde günümüzde arkadaşlarımız, akrabalarımız, ailemiz, hatta tanımadığımız insanlar ile de iletişime geçmekteyiz. Onlar ile hayatımızdan bazı kesitlerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi paylaşabilmekteyiz. Yani sosyalleşmekteyiz.
    Sosyalleşme kavramına baktığımız zaman; insan sadece başka bir insan ile değil ,başka canlılar ile de sosyalleşebilmektedir. Bu bir köpek, kedi, balık, kuş,… gibi hayvanlarla olabildiği gibi; bir ağaç, bir çiçek, evde yetiştirdiğimiz bir bitki ile de olabilir. Duygularımızı, düşüncelerimizi paylaşarak, onlar ile konuşarak da sosyalleşmekteyiz.
    Buradan yola çıktığımız zaman aslında bir kavram karmaşası içinde olduğumuzu görmekteyiz. “Sosyal mesafe” kavramı yerine “Fiziksel mesafe” kavramını kullanmamız gerekmektedir. Çünkü insan sosyal bir canlı olduğu ve günümüz teknolojisi sayesinde ve etrafındaki diğer canlılar ile bu sosyalleşme ihtiyacını giderebildiği için fiziksel mesafe kavramı şu anki durum için daha doğru bir tanımdır.
    Gerçekten kelimeler bu kadar önemli mi diye düşünen kişiler olabilir. Fakat kelimelerin insan hayatında etkisi çoktur. Bunu atasözlerimizin içinde de görebilmekteyiz. Örneğin “Bir şeyi kırk kere dersen olurmuş” gibi deyişerimizde de kelimelerin etkisini görmekteyiz. Çünkü şu anda yaşadığımız olay sadece fiziksel etkileşimi kısıtlamakta ve uzaklaştırmaktadır. Yani tüm dünya insanlarının yaşadığı olay, bireylerin birbirleri ile temastan uzaklaşması ve mesafe koymasıdır. Eğer insan başka bir kişi/ bir canlı ile etkileşim haline girmez, giremez ise duygularını, düşüncelerini, fikirlerini paylaşabileceği kimse olmadığı için, içe dönük bir yapısı olacaktır ve birçok birey ilerleyen zamanlarda psikolojik problemler yaşayacaktır. Teknolojinin bize sağladığı imkanlar çerçevesinde şu anda biz, yaptıklarımızı, hissettiklerimizi anlık olarak binlerce hatta milyonlarca insan ile paylaşabiliyoruz ve bu da göstermektedir ki hiçbir şekilde sosyalleşmemizi engellemedik ve hatta kısıtlamadık. Yani hiçbir zaman sosyalleşmeyi engellemedik ve sosyal mesafe uygulamadık. Sadece insanlar ile temas etmeyi (tokalaşmak, sarılmak, öpüşmek, 1,5 metreden daha yakın ilişkiler kurmak,… gibi) engelleyerek fiziksel mesafe oluşturduk.
    Bugünlerde sadece kendi hayatımız için değil, başkalarının da can güvenli için evde kalalım ve fiziksel mesafeyi koruyalım.

    SOSYAL HİZMET UZMANI
    ASLI SUDE KARPUZ

  • TOSPA AKADEMİ 1 YAŞINDA!

    Öğrencilik hayatını etkinlikler ve gönüllülük faaliyetleri ile dolu dolu yaşadığını düşünen 3 sosyal hizmet öğrencisi olarak, mezuniyet sonrasını kara kara düşünmeye başlamıştık. Zira elimizdeki KPSS puanımız yeterli değildi. Okuduğumuz şehirdeki iş imkanları ise maalesef kısıtlıydı.

    Öğrenciliğimiz döneminde bir sosyal hizmet öğrencisinin yaşadığı tüm sıkıntıları aşağı yukarı biz de yaşadık. Bölümün yeni olmasından dolayı eğitimin istenilen düzeyde olmaması, staj yerleri konusunda şanslı olmamıza rağmen stajlardan verim alınamaması, bize yol gösterecek kişi sayısının azlığı, mesleğin tanınmaması… Belki çok daha fazlasını sizler ekleyebilirsiniz. Biz, bizim tespit ettiğimiz sorunları çözmek en azından bu sorunlara farkındalık oluşturmak adına bir sosyal medya sayfası açmakla işe başladık. Ancak büyümek istiyorsak, bu sayfanın her şeyden önce felsefi bir alt yapısı, ilginç de bir adı olmalıydı. O yüzden de azim, sabır ve koruyuculuğun simgesi olan kaplumbağanın halk arasındaki söyleyişi olan TOSPA’yı isim ve simge, açılımını ise TOPLUMSAL SORUMLULUK PROJELERİ seçtik.

    Sayfayı açtıktan sonra fark ettik ki, sosyal medyadaki sosyal hizmet temalı paylaşımların çoğunluğu “atanamama” konusunda yapılan esprilerdi. Bölümün bırakın toplumu, kendi öğrencilerimiz arasında bile yeterince tanınmadığını da düşününce, öncelikli hedef olarak espri ağırlıklı içerikler yerine bölümü tanıtıcı içerikler yapmaya gayret gösterdik. İçerik ürettikçe sosyal hizmet öğrencilerinden sorular aldık, sorular aldıkça kendimizi geliştirmek adına daha çok araştırma yaptık. Yaptığımız içeriklerin birçok arkadaşımıza ilham olduğunu, ödevlerinde ve projelerinde kullanmak için güzel fikirler edindiği yorumlarını ise mutlulukla karşıladık. Zira biz bu yola öğrenci arkadaşlarımıza destek olmak için çıkmıştık.

    1 sene önce SAMSUN’da bir yurt kantininde başlayan yolculuğumuzda ülkemizin dört bir yanında okuyan sosyal hizmet öğrencileri ve sosyal hizmet uzmanlarıyla adeta bir aile olduk. Bu büyük ailenin sosyal hizmeti, öğrenci arkadaşlarımızı ve toplumu daha güzel günlere taşıyabilmesi adına…

    Tospa Akademi sayfasının 1. Yaşı Kutlu Olsun!

  • CORONA; BİR VİRÜSTEN DAHA FAZLASI

    Merhabalar herkese,
    Bu yazıyı yazarken alimim, çok biliyorum, her şeyi ben biliyorum edasıyla değil de farklı bir göz olabilmek farklı bir yönden bakabilmek adına yazıyorum. Evet başlıktan da anlaşılacağı üzere gündemi kasıp kavuran bir olay hakkında yazmak için açtım bugün sayfamı. Virüsün tehlikeli olduğundan, dikkat edilmesi gerektiğinden, tedbirli olunması gerektiğinden bakanımız,sağlıkçılarımız ya da bu konunun ehli insanlar olabildiğince bilgilendirme yaptılar. Ben daha farklı bir kısmına yöneleceğim aslında konunun.

    Corona dediğimiz şey; temizlik yapalım. Deterjanlı, çamaşır sulu sularla kapıyı bacayı silelim. Sürekli elimizi yıkayalım, sürekli kolonya-dezenfektan kullanalım mı?

    Peki ya eve kapandığımız bu günlerde yaşadığımız diğer sıkıntıların farkında mıyız? İfade etmek istediğim konu beden sağlığı değil. Üzerinde duracağım konu  psikolojik sağlık. Bu zorlu günlerde sürekli kötü haberlere maruz kalmak, sürekli doğru ya da yanlış videolar izlemek, sürekli tetik halinde beklemek.. sonunda hepinizin bildiği gibi -fark etmeden- anksiyeteye doğru ilerliyoruz. Ya şöyle olursa, ya böyle olursa düşüncesiyle kendimize -istemeden-olumsuz mesajlar vermeye başlıyoruz. Sürekli elimizi yıkayarak, dezenfektanlar kullanarak kendimizi temizlik hastalığına, takıntı hastalığına sürüklüyoruz.. Bu süreçte sürekli maruz kalarak depresyona sürükleniyoruz. Belki de biz anlamasak bile travmaya doğru bir kapı açılıyor beynimizde..  Ee bunlardan bahsediyorsun da ne yapabiliriz ki diye söylediğinizi düşünerek açıklamaya başlıyorum 🙂

    Tabi ki olabildiğince izole olacağız.. Tabi ki temizliğe dikkat edeceğiz.. tabi ki dezenfekte edeceğiz…

    Netflix uygulamasında en çok izlenen belgesellerin salgın belgeselleri olduğu ortada, ya da corona videolarının milyonlar tıklandığı.. Ama bunlar insanların beynini kötüye sürükleyen cinsten virüs. Sadece corona virüsüyle değil beynimizin içindeki virüsle de savaşmalıyız.

    • Bu sürece olabildiğince az maruz kalarak, olabildiğince bu virüsü düşünmeyerek beynimize doğru telkinleri verebiliriz.
    • Sürekli elimizi yıkamak yerine günde belirli sayıda el yıkama hedefi koyabiliriz. Hedefi aşmamak için çırpınabiliriz.
    • Günlük temizliğin yanında sürekli çamaşır suyuyla gezmemek için kendimizi kısıtlayabiliriz.

    Bunları yapamıyorum kendime engel olamıyorum derseniz bir kağıda çetele tutup buzdolabına (veya sürekli görünen bir yere) asabilirsiniz 🙂

    •  Beynimizi coronayla meşgul etmek yerine yeni uğraşlar bulabiliriz.
    • Yeni ilgi alanları keşfedebiliriz.

     

    • Coronayı sürekli uykuya tutturmak yerine evde üretken olabiliriz.
    • Doğru hamlelerle günü verimli hale getirebiliriz. Günü güzelleştirebiliriz..

    Unutmayın güç bizde, beynimizi yönetmek bizim elimizde.. 

    Günlük neler yapabileceğinizi, kendinize verdiğiniz sözleri, yeni üretken fikirlerinizi yorumlara bekliyor olacağım ki ben de fikirlerime yeni fikirler ekleyebileyim:)

    Bu günler de geçecek, özgürlüğümüze kavuşacağız. Biraz sabır. Kendinize iyi davranın ve yapılacaklar listesi yapmayı unutmayın.

     

    EBRAR BOZ

    PSİKOLOG

    @psk.ebrarboz

  • SOSYAL HİZMET

    Sosyal hizmet disiplini ve doğası çoğunlukla benzerliklerinin olduğu farklı meslek disiplinleriyle karıştırılmaktadır. Geçmiş yıllarda sosyal hizmet mesleğinin istihdamı için başlatılan kampanyanın sloganı şudur: “Sosyal hizmet bir bütün olarak insanla ilgilidir. “Bu kadar basit ve bu kadar karmaşık.”

    İnsancıl yaklaşım, bilgi temeli, beceri örüntüsü, değer temelli uygulamalar ve mesleki yetki ve hesap verebilirlik sosyal hizmetin diğer insani hizmet odaklı mesleklerle paylaştığı özelliklerindendir. Yasal görevlerin merkezi rolü, bakım ve kontrol arasındaki gerilimin yönetilmesi, sosyal adalete bağlılığın önceliği, birçok çatışan güç arasında olmasıyla açıklanan iki ateş arasında olması gibi özellikleri ise sosyal hizmeti diğer mesleklerden ayırmaktadır. Sosyal hizmetin küresel tanımı şöyledir. ““Sosyal hizmet; sosyal değişimi ve gelişimi, sosyal bütünleşmeyi, insanların güçlendirilmesini ve özgürleşmelerini destekleyen uygulama temelli bir meslek ve akademik disiplindir. Sosyal hizmet, sosyal adalet, insan hakları, ortak sorumluluk ve farklılıklara saygı ilkelerini merkeze alır. Sosyal hizmet teorileri, beşeri bilimler, sosyal bilimler ve yerel bilgi ile desteklenen sosyal hizmet, yaşam zorluklarıyla mücadele etmek ve iyilik halini geliştirmek için insanlarla ve yapılarla çalışır. Sosyal hizmetin bu tanımı ulusal ve/veya bölgesel düzeylerde geliştirilebilir.” Psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi bilim dallarından yararlanan sosyal hizmet disiplinin dinamikleri insan hakları ve sosyal adalettir. Sosyal hizmet bireylerin, ailelerin, grupların ve toplumun iyilik halini artırmak için sosyal değişime, insan ilişkilerinde sorun çözmeye, güçlenmeye ve özgürleşmeye katkı sağlamaktadır. İnsan davranışı, sosyal sistem ve diğer kuramlardan yararlanarak bireylerin çevresiyle etkileşim halinde olduğu noktaya müdahale etmektedir. Mikro, mezzo, makro düzeyindeki tüm uygulamalar birey, aile, grup ve toplum olmak üzere genel refah düzeyinin artmasını amaçlamaktadır.

    Fatma Nur TÜRALİ

  • İNSANİ YARDIM VE GÖNÜLLÜ EĞİTİMİ

    İNSANİ YARDIM VE GÖNÜLLÜ EĞİTİMİ

    Gönüllü sayısı toplum yararına çalışan kurumlar için önemli bir kriterdir. Çünkü gönüllü sayısı fazla olan kurumlar müdahale edilmesi gereken alana daha kolay ve daha fazla kişi ile ulaşabilmektedir. Tabi bu durumu sadece yardımların dağıtılması olarak algılamak doğru olmayacaktır. Aynı zamanda proje ve faaliyetler için fon sağlanması, bağışçı ve yeni gönüllüler kazanılması açısından önem arz etmektedir. Gönüllü sayısının fazla olması her işin iyi ve doğru bir şeklide yapılacağı anlamına gelmemektedir. Önemli olan alan bilgisi olan ya da alanda çalışmaya ve öğrenmeye istekli, nitelikli gönüllülerin olmasıdır. Bir sivil toplum kuruluşu için gönüllü önemli bir faktördür. Örneğin bir doğal afet durumunda o bölgeye yapılacak yardımların ayarlanmasından tutunda, alana gönderilmesi ve dağıtılmasında gönüllü personelin önemli rolleri vardır.

    En hassas ve en önemli alan olan insani alanda faaliyet gösteren gönüllü ekiplerin belli nitelik ve becerilere sahip olması önemlidir. Ayrıca kurumların faaliyet alanları doğrultusunda eğitimlere tabi tutulmaları gereklidir. Örneğin; afet durumlarında insani yardım ve acil müdahale sağlayan bir sivil toplum kuruluşu gönüllüsünün temel ilkyardım ve afet bilgisine sahip olması bir zorunluluk olmalıdır ya da toplumsal cinsiyet alanında faaliyet gösteren bir kurumun gönüllüsünün bu alanda bilgi sahibi olmayan kişilerden oluşması alandaki sorunun düzeltile bilirliği önünde bir engel niteliği taşıyabilmektedir. Örneğin travma ya da cinsel tacizle mücadele gibi önemli bir alanda gönüllü olan kişi mağdur konumdaki bireye nasıl yaklaşması gerektiğini bilmezse bu mağdur kişide yeni bir travmayı ya da suçluluk duygusunu açığa çıkarabilmektedir. Kurumlar ve sivil toplum kuruluşları gönüllü personel alırken müdahale alanındaki kişiler ve müdahale şekilleri hakkında belli eğitim ve bilgilendirmelere dâhil etmelidir. Çünkü insani yardım/destek alanı tıpkı bir tıbbi müdahale kadar öneme sahiptir. Nasıl ki doktorun koyduğu yanlış bir teşhis ya da uyguladığı yanlış bir tedavi hastada geri dönülemez ya da yenilenmesi uzun zaman alan sonuçlara yol açabiliyorsa; insani alandaki yanlış bir tespitte olumsuz sonuçlara yol açmaktadır.

    Gönüllü Hareketi ve Gönüllülük Okulu sivil toplum duyarlılığı oluşturabilmek ve gönüllü bilincini aşılamak üzere faaliyet göstermektedir. “Gönüllü Hareketi Derneği, 23 Ekim 2009 tarihinde Bursa’da kurulmuştur. Gönüllülük ve gençlik çalışmaları alanında Türkiye’ye öncü ve örnek bir sivil toplum kuruluşu olmak için çalışmaktadır. Gönüllü Hareketi’nin yürüttüğü ya da işbirliği yaptığı projeler ile faaliyetlerde gönüllü olmak üzere başvuru yapmış olan kişiler Gönüllü Eğitim Programı (GEP)’e dahil olurlar.

    GEP’in amacı, belki de ilk defa gönüllülük yapacak olan kişileri, gerçekleştirecekleri gönüllü faaliyetler esnasındaki deneyimsel öğrenme ve öğretme sürecine hazırlanmalarını sağlamaktır. Yaygın eğitim metotları gerçekleştirilen eğitimlerde yaşayarak öğrenme esas alınmaktadır.

    Gönüllü Eğitim Programı, 4 adımdan  oluşmaktadır. Bunlar:

    • Gönüllü Oryantasyonu:  Gönüllünün, gönüllülük ve sivil toplum alanı konusunda bilgi edindiği ve çeşitli atölye çalışmalarına katıldığı 1 günlük eğitimdir.
    • Takım Çalışması ve İletişim Eğitimi: Gönüllülerin kendi arasında diyalog, işbirliği ve iletişim ortamını güçlendirmek ve sürdürülebilir kılmak için içeriği çeşitli atölye çalışmaları ile zenginleştirilmiş 1 günlük eğitimdir.
    • Proje Yönetimi Eğitimi: Gönüllünün sosyal sorumluluk faaliyetleri ve projeleri oluştururken veya gerçekleştirirken ihtiyaç duyulacak olan proje döngüsü, kampanya yönetimi ve kaynak geliştirme yöntemleri konusunda bilgi edindiği ve çeşitli atölye çalışmalarına katıldığı 1 günlük eğitimdir.
    • Gönüllü Çalışma: Gönüllülük yapmak üzere faaliyetlere katılım gösterilen süredir.”[1]

    Gönüllülük okulu projesi; “gençlik ve spor bakanlığı öncülüğünde başlatılmış ve uygulamasını gönüllülük Federasyonu’nun üstlendiği; yıldız teknik üniversitesi, İstanbul üniversitesi, Marmara üniversitesi, medeniyet üniversitesi ve İstanbul teknik üniversitesi öğrencileriyle gerçekleştirilecek bir sosyal sorumluluk projesidir.”[2] Farklı alanlardaki temalarda faaliyetler yürütülmektedir. Gönüllü olan kişiler ilgileri ve bilgi birikimleri doğrultusunda belirlenen temalarda faaliyetlere katılmaktadırlar. Bu durum faaliyet alanında bilgi sahibi olan kişilerin sahada kendini göstermesini sağlamaktadır.

     

    Sosyal Hizmet Uzmanı

    Mihriban Sarıkaya

     

    [1] Gönüllü Hareketi, http://www.gonulluhareketi.org/egitimler/ (11.03.2020)

    [2] Gönüllü Okulu, https://www.gonullulukokulu.com/ (11.03.2020)

  • Alzheimer Hastalarına Verilen Psiko-Sosyal Desteğin Rolü

    Alzheimer Hastalarına Verilen Psiko-Sosyal Desteğin Rolü

     

    Yaşlılık döneminde yaşanan en önemli psiko-sosyal sorunlardan birisi de yaşlıların bakım ve takibidir. Her ne kadar 65 yaş ve üzerindeki her yaşlı, hasta ve bakıma muhtaç olmasa da hastalanma riski ve fiziksel yetersizlikleri nedeniyle yardıma ihtiyaç duyma olasılığı artmaktadır. Bu dönemde görülen fonksiyonel ve fiziksel yetersizlikler nedeniyle yaşlı bireyler ve aileleri toplumsal bakım alternatifleri arasından birini seçme ile karşı karşıya kalmaktadır. Birlikte yaşamaktan çıkan problemler ve modern hayatın doğal sonucu olarak yaşlılık probleminin de çözümünde profesyonel yardım gerektiği açıktır. Profesyonel kurumlaşma ve meslek örgütleri çerçevesinde yaşlı bakımı ve hizmeti yapılarak hem ailenin üzerinden yük alınacak hem de yaşlının yeni rolüne uygun bir yaşam şansı yakalaması sağlanacaktır. Bu anlamıyla huzurevleri, kentsel hayatın bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Huzurevleri, devletin sosyal alana bir müdahalesidir. Huzurevleri, Türk toplumunda yaşlı vatandaşları barındırmayı ve yaşamlarının geri kalan kısmını huzurlu geçirmelerini sağlamayı amaç edinmektedir. Yaş alan bireylerde görülen hastalıklardan biri de Alzheimer’dır.

    İnme terimi (Alzheimer) vasküler olaylara bağlı gelişen ani başlangıçlı fokal nörolojik sendrom bulgularını tanımlar. İnme; dünyada morbiditenin birinci, mortalitenin ise ikinci sırada en çok görülen nedenidir.[1]

    Alzheimer hastası yaş alan bireylerin düzenli olarak takip edilmesi çok önemlidir. Bakımı yapan bireylerin de bu konuda eğitimli değil ise, eğitim alması önerilir. Bakımı yapan bireylerin en çok zorlandığı şey ise Alzheimer yaş alan bireylerle olan iletişimidir. İletişim kurarken kişilere nasıl yaklaşılması gerektiği ve onların sağlık durumlarını nasıl takip edeceklerini bilememektedirler.

    Alzheimer yaş alan bireyler bulunduğu yaşa kadar yaşadığı tecrübeler, dostluklar, arkadaşlıklar, çalıştığı iş yerleri, yaşadığı semtten çok fazla kesiti zihninde bulundurmaktadır. Bunlar Alzheimer olmasından dolayı yavaş yavaş unutkanlıktan dolayı birbirine karışabiliyor. Bakımını yapan bireyler de bu olayları net olarak bilmediği için, kişinin farklı problemleri olduğunu sanabiliyor. Bu noktada bakımını yapan bireyler yaş alan bireylerin sadece fiziksel ihtiyaçlarını değil, psiko-sosyal ihtiyaçlarına da cevap verebilecek nitelikte olması gerekmektedir. Evde bakım yapılan yaş alan bireyin düzenli olarak doktor takibinde olması gerektiği, tansiyon ve şekerinin düzenli olarak ölçülmesinin gerektiği unutulmamalıdır. Yaş alan bireylerin imkân var ise, huzurevi, dinlenme evi veya bakım evi gibi yerlere yerleştirilmesi uygun olur. Böyle kurumlar daha profesyonel hizmet ve 7/24 sağlık takibi yapabildikleri için çok daha iyi hizmet vermektedirler.

    Alzheimer olan yaş alan bireylere yaklaşırken çözümlemeniz ve yönlendirmeniz gereken temel birkaç şey var.

    1-Bireye yetişkin gibi davranın.

    2-Onu anladığınızı ve hastanın da sizi anladığını düşünerek hareket edin.

    3-Jest ve mimiklerle konuşmalarınızı destekleyin.

    4-Hastanın tüm özelliklerini bildiğiniz için ona göre hareket edin.

    5-İletişimin amacını belirleyin.

    6-Jest ve mimiklerine dikkat edin ve konuşurken onu tam anlamıyla anlamaya çalışın.

    7-Hasta ile konuşurken aceleci davranmayın.

    İletişim tekniklerini kullanarak hasta ile çok daha rahat iletişime geçebilirsiniz. Güncel sağlık teknikleri takip edilmeli ve uygulanmalıdır. Mevsimlerin, günün ve zamanın koşullarına bağlı olarak Alzheimer bireylere destek sağlanmalıdır.

    SONUÇ

    Alzheimer hastalarının bakımı günümüz şartlarında çok ağır olduğu görülmüştür. Evde bakım çok fazla ağır ve zaman gerektiren bir seçenek olduğu görülmüştür. Buna bağlı olarak huzur evleri, bakım evleri gibi kurumlar geliştirilerek, devlet mekanizmasının bu tip kurumlara daha çok önem ve destek vermesi gerektiği önerilir. Sağlık açısından bu seçenekler hastanın yaşamını daha kolaylaştırdığı gibi çağdaş ve modern sürece de katılmasını sağlar. Belediyeler, bölgedeki yetkili sağlık birimleriyle birlikte organize çalışarak halkın psiko-sosyal destekteki önemine değinen seminer ve eğitimlerden geçirmesi için çalışmalar yapılması önerilir. Yaş alan bireyler Türkiye’de ve dünyada gittikçe artmaktadır ve artacaktır. Günümüz sağlık teknolojisinin gelişmesiyle ve insan ömrünün uzaması sebebiyle yaş alan bireyler artmaktadır. Bu konuda yapılacak tüm organize ve aksiyonu almak için devlet sivil toplum kuruluşları yetkilendirilmesi gerekmektedir.

    [1] Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Dergisi (2010) 41-52

    FURKAN TURAN

    SOSYAL HİZMET UZMANI

  • SOSYAL HİZMET Mİ MUCİZE, İŞ BULMAK MI?

    Ülkemizin çeşitli doğal afetler ve terörle mücadele ettiği, kadına ve çocuklara yönelik artan şiddetin canımızı yaktığı şu günlerde en çok yakındığımız durumların başında işsizlik gelmektedir. Üniversitelerde 4 senelik bir eğitimden geçen sosyal hizmet uzmanları (SHU) ise, bu sorunların çözümünde önce gelen meslek grubu olması gerekiyorken, işsizler ordusunun en önünde yer almaya başlamıştır. Bir bebeğin doğumundan, bir yaşlının vefatına kadar geçen sürenin her birinde karşımıza çıkan, doğal afetlerde halkın yanına ilk koşan, terör olaylarına kaybettiğimiz şehitlerimizin ve cefakâr gazilerimizin ailelerinin en büyük destekçisi, istismar vakalarına karşı çocukların koruyucu melekleri olan sosyal hizmet mesleğinin işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalması herkesin düşünmesi gereken bir konu haline gelmiştir.

    Meslek hayatına atılmak için can atan sosyal hizmet uzmanlarının “MUCİZE” olarak adlandırdığı sosyal hizmet müdahalesini hayata geçirecek fırsatlar bulamaması hem sosyal hizmet uzmanları hem de toplum adına büyük bir kayıptır. İşsizlikle boğuşan SHU’ların birçoğu, özellikle son birkaç senedir kamuya yapılan istihdam sayısının azalması nedeniyle asgari ücretten hallice bir ücrete yaşlı ve engelli bakım merkezlerinde çalışmaktadır. Bakım merkezi sayısının az olması ve mezun sayısının fazla olması birleşince de işsizlik ordusundaki azalma istenen düzeyde olmuyor tabii. AÇSH Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığının topluma hizmet adına yaptığı çalışmalarda en önde gelen meslek gruplarından biri olan sosyal hizmetin, kamuda istihdamı geçen sene artmaya başlasa da yeterli değildir.

    Bu sene artmaya başlayan istihdamlarda ise büyük bir sorunla karşılaşmaya başladık. Bakanlıklar arasında iletişim kopukluğu ve koordinasyon eksikliği, işsizlikten bunalmış ancak KPSS puanı yüksek birçok SHU’nun kadro yakmasına itmeye başlamıştır. Aynı tarihlerde 2 farklı bakanlığın başlattığı alımlara tercih yapan yüksek puanlı SHU’ların 2 farklı bakanlığa da atandığını, birçok kadronun boş kaldığını üzülerek izledik. Bu durum hem sınırdaki SHU’ların işsizlik sürecinin uzamasın hem de kadroları boş kalan bakanlıkların hizmet kalitesinin düşmesine yol açacaktır. Diliyorum ki, bakanlıklar arasında iletişim sağlıklı şekilde kurularak açıklarla dolu olan sistem düzeltilir.

    Bakanlıklar arası koordinasyonun geç kurulma ihtimalini de düşünerek tercih yapmaya hazırlanan genç meslektaşlarımıza seslenmek istiyorum. Kimimiz 6 aydır kimimiz ise 2 senedir işsizlik ile boğuşuyoruz. Almış olduğunuz yüksek puanlarınızla iş sahibi olmanızı ve 50 yılı aşkın şekildir profesyonel şekilde yapılan sosyal hizmet mesleğinin kamuda hakkıyla temsil etmenizi herkesten çok biz istiyoruz. Özellikle AÇSH Bakanlığından tebligat beklemekten sıkıldığınızın da farkındayız. Ancak, aldığımız eğitimin hak savunuculuğu ve insan hakları üzerine olduğunu, etik kavramının havada kalmasının yaratacağı sorunların neler olabileceğini aldığımız eğitimlerde gördük. Yaşadığınız işsizlik süresinin en fazla 1 ay daha süreceğini siz de biliyorsunuz. Puanı sizden birkaç puan az olan meslektaşlarımızın da iş hayatına atılmaları, sosyal hizmet mesleğinin toplumda ve kamuda hak ettiği konuma ulaşması adına “bile isteye kadro yakanlardan olmayın.”

    Özellikle WhatsApp gruplarında yüksek puanlı olup da diğer yüksek puanlı olanları kadro yakmaya teşvik eden, “sistemin açığı bana ne, yakmak benim hakkım diyen”, vicdan kavramından yoksun, hak savunuculuğundan hak işgalciliğine yönelen meslektaşlarımız(!) olduğu duyumlarının sayısı artıyor. Yapacağınızı tercihlerdeki haksızlıkların, mucize olan sosyal hizmet müdahalesini uygulamak isteyen meslektaşlarımızın atanmasını engelleyeceğini yeniden hatırlatmak istiyorum.

    Bir adım arkanızda atanmayı bekleyenlerin hakkını savunmanızın meslek hayatına katacağı güzelliklerin farkına varmanız dileğiyle…